Diktatörlüğe Giden Ülkede Tuzlu Su Üzerine Bienal Yapmak

Bienale gitmedim. O yüzden bu yazıyı baştan saçma veya haksız bulabilirsiniz, yapacak bir şey yok. Fakat gittikçe daha da çok dibe batan bir ülkede düzenlenen bienallerle ilgili söylenmesi gereken bazı şeyler var ve bunları söylemek için de bienale gitmiş olmak gerekmiyor.

Deniz kıyısında şapkalı beyaz fil - çünkü çağdaş sanat.

15. İstanbul Bienali’nden bir kare: Deniz kıyısında şapkalı beyaz fil – çünkü çağdaş sanat.

İstanbul Bienali’nin bir saçmalık üzerine kurulu olması

Bunlardan ilki, bienalin konusunun büyük bir saçmalık üzerine kurulu olması. Bienalin ‘kavramsal çerçevesini’ oluşturan metnin ilk üç cümlesine bir göz atalım:

“TUZLU SU: Düşünce Biçimleri Üzerine Bir Teori, bir materyalin –tuzlu su– ve düğümlerle dalgaların çelişen imge-biçimlerinin etrafında dönüyor.

Çizginin nereye çekileceğini, nerede geri çekileceğini, nerede yaklaşıp nerede uzaklaşacağını araştırıyor. Bunu, açık denizlerde, düz yüzeyler üzerinde parmak uçlarımızla yaptığı gibi, sualtının derinliklerinde, kat kat şifrelemeler açılmadan önce de yapıyor.”

Bu yazanlardan bir şey anladık mı? Hayır. Peki, “çağdaş sanat böyle bir şey, ben pek anlamıyorum” mu dememiz gerekiyor? Tabi ki de hayır. Çağdaş sanat sergisini böyle saçma ‘kavramsal çerçevelerle’ düzenleyen İKSV ekibinin de yukarıda yazanlardan bir anlam çıkardığına inanmıyorum. Bozuk Türkçe’yle tuhaf cümleler kurup ‘kavramsal çerçeve’ gibi havalı/akademik/sanatsal terimler kullanmanın sıradan bienal ziyaretçisine de, sanatla gerçekten ilgili olanlara da faydası dokunmuyor.

Bu saçmalık o kadar ilerlemiş durumdaki kimse çıkıp “Kral Çıplak” diyemiyor. Bienalin ‘kavramsal çerçeve’ metnindeki “Bunu, açık denizlerde, düz yüzeyler üzerinde parmak uçlarımızla yaptığı gibi, sualtının derinliklerinde, kat kat şifrelemeler açılmadan önce de yapıyor” cümlesinden anlam çıkarabilecek bir babayiğit var mı aramızda? Bienal anlamsızlıklar üzerine mi kurulmak zorunda?

 

Sokakta polislerin ve esnafın döverek öldürdüğü çocukların olduğu ülkede ‘Tuzlu Su’ üzerine bienal düzenlemek

Türkiye’de son yıllarda yaşanan katliamların hızlı bir listesini yapmak için gazeteci olmaya bile gerek yok artık. Onar onar, yüzer yüzer öldürülüyoruz.

Roboski’de bizzat Türkiye Devleti 19’u çocuk 34 kişiyi öldürdü.

Reyhanlı’daki bombalı saldırıda 52 kişi öldü, 146 kişi yaralandı. Kimin yaptığını bilmiyoruz, konuyla ilgili yayın yasağı getirildi, olayın üstü örtüldü.

Gezi sırasında çocuklar sokaklarda dövülerek, kafalarına gaz fişeği sıkılarak bizzat Türkiye Devleti tarafından öldürüldü, onlarca kişi gözünü kaybetti, binlerce yaralanan oldu.

Adı Lazım Değil’in “ölüm bu mesleğin fıtratında var dediği” Soma Katliamı’nda devletin ihmalkarlığı ve maden sahibinin ahlaksızlığından dolayı 301 kişi öldü.

Bunlar sadece bir sene öncesine kadar gerçekleşen katliamlar. 2015 Bienali’nin küratörü ve konusunun henüz belirlenmediği döneme denk geliyor bu olaylar. Daha sonraki katliamları hiç saymıyorum bile.

Memlekette hal böyleyken çıkıp ‘Tuzlu Su’ üzerine bir bienal düzenlemek için herhalde kafayı peynir ekmekle yemiş olmak gerekiyor. Sanat siyasetle şöyle böyle olmasın diyebilirsiniz de, insanların alenen, onar onar, yüzer yüzer öldürüldüğü bir ülkede bienal metninde “mekanlar arasında yapılacak seyahatlerle, ziyaretçilerin sanatı deneyimleme süreleri yavaşlayacak. Bu da çok sağlıklı, çünkü tuzlu su solunum problemleriyle pek çok başka hastalığın iyileşmesine yardımcı olduğu gibi sinirleri de yatıştırıyor” yazmak ayıp değil mi?

Öldürülen insanları, katliamları geçtim, azıcık aklı başında herkes (bu da aslında Türkiye’de gerçekten çok az kişi anlamına geliyor) ülkenin bir diktatörlüğe dönüşmekte olduğunun farkında. Böyle bir ülkede hiçbir şey yokmuş gibi Tuzlu Su bienali düzenlemek her şeyden önce ziyaretçiyi (bienal ziyaretçisinin aklı başında insan grubuna dahil olduğunu varsayarsak) aptal yerine koymak değil mi?

Daha da ilginç bir durum var. Bienali farklı mekanlarda gezmek için bienal metninde bahsi geçen o meşhur vapura bindik mesela; vapurda Sabah gazetesi okumaya karar verdik. Ne görüyoruz? Herhangi bir sayfasında muhalif gazetecilere (muhalif bile olmak zorunda değil aslında, standart gazetecilik yapmak suçlanmak için yeterli) Fetocu Terör Örgütü’yle işbirliği yapıyor gibi abuk sabuk suçlamalar bulmak mümkün (1). Günlük olarak tekrarlanan bir durum bu. Bir tarafta sürekli hainlikle suçlanan Aydın Doğanlar, Can Dündarlar ve benzeri insan grubu, diğer tarafta da yüceltilen bir dünya lideri (adı lazım değil)…

Peki İKSV ne yapıyor? Sabah, Akşam, Star gibi utanç verici gazeteleri bienale basın sponsoru olarak alıyor. Star’da yazan Cem Küçük isimli şahıs, Ahmet Hakan’ı öldürmekle tehdit etti mesela. Bu adamın çalıştığı gazete bienalin basın sponsoru. Sistematik olarak bu ülkenin içine eden AKP pisliğinin propaganda yayınları olan Sabah, Akşam ve Star gibi gazeteleri basın sponsoru olarak almak gerçekten ahlaksızca.

Bu kadar eleştiriden sonra birçok mazeret gelebilir. Bunlar arasında en popüler olan da herhalde “devlet baskı yapıyor, Koç, Eczacıbaşı gibi bienalin parasını ödeyen şirketler otosansür uyguluyor, istediğimiz gibi düzenleyemiyoruz bienali” mazeretidir. Yapmayıverin o zaman bienali kardeşim. İnsanların barış mitinginde paramparça edilerek öldürüldüğü, seçim kazanmak için savaş çıkarılan, gazetecilerin, dergicilerin hapse atıldığı ülkede vapurlu, tuzlu sulu bienalimiz eksik olsun.

-.-

(1) Sabah gazetesinin aşağılıklarına bir örnek olarak Can Dündar’ı Fetoculukla suçlayan bir habere bakalım. Buna benzer saçmalıklar Sabah’ta her gün var: http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/10/09/feto-balbaya-yine-acimadi

 

Yaman Kayabalı

52 Comments Diktatörlüğe Giden Ülkede Tuzlu Su Üzerine Bienal Yapmak

  1. Ya

    Yazınızı okudum, haklı olduğunuz noktalar var, lakin bienal hakkında çıkmış bütün medya yazılarını ve haberlerini mesleğim ve ilgimden dolayı okumuş biri olarak bu yazınız bir yerde aşırı ama aşırı yüzeysel buldum. Ki bana göre bu yorumları yapabilmeniz için cidden Bienal’i dolaşmanız en azından kitapçığını okumanız lazım, geçmişten günümüze ülkemizde veya dünyada yaşanan önemli olaylara dair eserlerde var, örneğin Galata Rum’da yapılan sergiye gitseydiniz, Soma ve diğer ülkelerde yaşanan maden ölümleri ile ilgili iki tane eser vardı. Sizinle atışmak veya kavga etmek gibi bir niyetim yok yanlış anlamayın lütfen. Yakından takip ettiğim bir vakıf etkinlik olarak sizin düşüncelerinize uymadığı için eserler mekanlar veya metinler hakkında yorum yapmadan önce cidden iyice okumanız veya dolaşmanız lazım bence.
    Saygılar

    Reply
    1. Yaman Kayabali

      Merhaba. Yorum için teşekkürler. Baştan yazmıştım bienali gezmeyen biri olarak bu yazığı yazdığımı. Nitekim eleştirdiğim noktalar için de bienali gezmem gerekeceğini sanmıyorum. Bienal metni ve sponsorlarından bahsediyorum yazıda.

      Ben Salt Galata ve Vault Karaköy’de bienale ait iki iş gördüm, ikisi de kötüydü. “Dünyanın en önemli bienalleri arasındayız” efsanesi yakışmayacak derecede kötülerdi.

      Yazdıklarımı neden aşırı yüzeysel bulduğunuzu anlamadım. Bienalin “kavramsal çerçevesini” yanlış bulduğumu yazdım. Tuzlu Su temalı bir sergide maden ölümleriyle ilgili işler neden var onu da anlamıyorum. Ne İstanbul’la ne tuzlu suyla alakası var madenin. Serginin teması baştan hatalı olduğu için, Soma ve maden gibi konulara değinmek isteyen sanatçıların Tuzlu Su konseptiyle ne kadar alakalı olduğundan bahsedebiliriz ki?

      Son olarak yazıda da bahsettiğim gibi, koskoca bienalin giriş metninde yazan şu cümlenin ne anlama geldiğini çıkarabiiliyor musunuz:

      “Bunu, açık denizlerde, düz yüzeyler üzerinde parmak uçlarımızla yaptığı gibi, sualtının derinliklerinde, kat kat şifrelemeler açılmadan önce de yapıyor”

      Tamam belki ben yüzeysel yazdım da, bienal metni nasıl yazılmış arkadaş? Bundan bahsetmeye çalıştım biraz yazımda.

      Reply
  2. T

    Bence sığ bir yazı. Kötü çeviri yapan stajyerlerin suçunu binealde aramamak lazım (Evet İKSV’deki dinazorlar suçlu). Başımızda baskıcı adamlar var diye kendimizi fildişi kalelere gömüp ağlaşalım mı?

    Hayır. Bienal’i gezmiş olsan, bahsettiğin konulara cesurca değindiğini görürdün. Tuzlu su bu şehrin dokusudur.

    Tam Sabancı + Essex yazısı olmuş. Kınıyorum.

    Reply
    1. Yaman Kayabali

      Merhaba. Yorum için teşekkürler.

      Eğer İngilizce biliyorsanız bienal metninin özgün haline de bakmanızı tavsiye ediyorum:

      SALTWATER: A Theory of Thought Forms hovers around a material – salt water – and the contrasting image-forms of knots and waves.

      It looks for where to draw the line, to withdraw, to draw upon, and to draw out. It does so offshore, on the flat surfaces with our fingertips, but also in the depths, underwater, before the enfolded encoding unfolds.

      Ben ne İngilizce ne Türkçe hiçbir şey anlayamadım maalesef. Kaldı ki bahsettiğim konularla ilgili bienali gezmem gerektiğine inanmıyorum.

      Bienali gezmiş olsam muhtemelen bir sürü saçma sapan iş görüp harcanan paraya ve kaybettiğim zamana acırdım. Daha önceki bienallerde de öyle oldu. Ama görmediğim için işler hakkında bir şey yazmadım tabi (sadece Salt Galata ve Vault Karaköy’deki işleri gördüm ve beğenmedim).

      Bu şehrin dokusu betondur, tuzlu su eskidendi.

      Reply
      1. E.S.

        “Bu şehrin dokusu betondur” sözündeki aforizmatik kendini beğenmişliği ve ben-daha-iyisini-bulurumculuğu görmezden gelerek:

        Yorumun çeviri hakkında söylediklerine katılıyorum, bienalin özgün metninde hiçbir anlaşılmazlık yok. “It looks for where to draw the line, to withdraw, to draw upon, and to draw out” biraz çetrefilli olmasının yanı sıra tamamen anlaşılır bir şekilde suyun -özellikle deniz suyunun- doğasına atıfta bulunuyor. İdeolojik baskıdan da bahsedilebilir, iyileştirici bir güçten de, suyun sardıklarından da bu kavram içerisinde.

        Kaldı ki belediye resim yarışması mı bu, “Sporun Hayatımızdaki Önemi” gibi bir kavram mı koyacaklardı 1500 tane eserin olduğu bir sergi dizisine? Tuzlu suyu istediğin yere çeksen de karşılamadığı eserlere gelirsek de, her türlü festivalde temanın ve konunun dışına çıkan eserler olur ve bunlar o şekilde kabul edilir. Bu kadar siyah-beyaz bir tutumda olmanızı siyaset bilimi formasyonunuzla bir derece, ama Sussex’te aldığınız yüksek eğitimle hiç ilişkilendiremiyorum.

        Keşke bienal için içi dolu eleştiriler yapılsa tabii ki, ve insanların bu bienale dair edindikleri izlenimler derinleştirilebilse – maalesef sizinki bunlardan biri değil. Sponsorlara dair söylediğiniz iyi bir yorumu argümanlaştıramayan, iyileştirmeden kestirip atan bir tutumunuz var. Sanat tarihi yüksek lisansı yapmış bir insanın broşürdeki yüz küsür kelimeden metnin obskürantizmine bir şeyler gevelemesi midir sanat eleştirisi?

        Bunu yapmadığınız gibi, damdan düşer gibi “esnafın çocukları döverek öldürdüğü ülkede bienal” gibi laflarla “boğaza karşı oturup viski içen elit solcular” diskuruna olan yakınlığınızı ve derinliksizliğinizi belli etmişsiniz. O ölümler listesinin yeri nedir orada allahaşkına, bunu bir tek söyleyen siz misiniz? Bienale gidenler olarak bunu bizim bilmediğimizi ima etme küstahlığı nereden geliyor?

        Havasız ve sanatsız bir yerde ideolojimize sarılıp uyumak bizi günden güne barbarlaştırır. Bakınız geçen seneki bienalin konusu, ama bilmem gidip değerli düşüncelerinizi bizimle paylaşmış mıydınız o zaman?

        Reply
        1. Yaman Kayabali

          Tekrar marhaba.

          Bir önceki bienalle ilgili “değerli” düşüncelerimi paylaşıp paylaşmadığımı sormuşsunuz. Evet paylaşmıştım. Bu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.exhibitioncritique.com/2013/10/10/inceleme-13-istanbul-bienali/#more-6

          Terbiyesiz üslubunuzu kullanacak gücü herhalde klavye önünde oturmaktan alıyorsunuz. Üslubunuzdan ötürü sizin adınıza ben utandım.

          Bienal metnini anlamışsınız, çok sevindim. Ben anlamadım, anlayana da rastlamadım. Bu metindeki anlamsızlığın da benim eğitimimle hiçbir alakası yok. Ben sanat tarihi veya bilmem ne okumuş bir otorite olarak değil, sıradan bir vatandaş olarak gözlem ve yorumlarımı yazdım. Bienal konusunun belediye resim yarışması gibi olması gerektiğini de düşünmüyorum. Tuzlu Su gibi suya sabuna dokunmayan bir tema yerine, baskı, otorite, ölüm, acı, beton, göç gibi dünya ve ülke meseleleriyle alakalı konular çok daha anlamlı olurdu. Dibe batan bir ülkede yaşıyoruz. Tuzlu su ve çevresinde gezen soyut anlamlar, kavramlar vesaireler beni ilgilendirmiyor.

          Sizi ilgilendiriyorsa ne ala. Herkes aynı şekilde düşünecek değil herhalde? Bu konuda neden bana saldırdığınızı da anlamadım.

          Ayrıca ben sanat eleştirisi yapmıyorum. Bu yazıda da herhangi bir sanat eserinden bahsetmedim. Sergiler ve müzeler hakkında yazı yazıyorum ve bunları da eleştiri olarak değil inceleme olarak adlandırırım.

          Sanat tarihi yüksek lisansıyla, yazdığım yazı arasında kurduğunuz bağlantıyı da gerçekten anlayamıyorum. Bir sanat etkinliği hakkında fikirlerini yazmakla, tarihçilik yakından ilişkili değil maalesef.

          Reply
          1. E.S.

            Yaman Bey, eleştiri ve inceleme çoğunlukla aynı başlık altında değerlendirilir ve benzer standartlara tabi tutulur. Sanatın sosyopolitik tarafını incelemeniz de bir sanat eleştirisidir. Bunu bildiğinize eminim, lütfen laf cambazlığı yapmayın.

            Eser eser inceleme gerekmez, ama 1500 eserden birkaç tanesini sergi dışında görüp sanki bu konular ele alınmamış gibi hala dibe batan bir ülkeden bahsetmeniz ve sizin için uygun başlıkları sıralamanız sorunun temelini gösteriyor benim için. Üstelemeyeceğim.

            Sanatın ne olması gerektiğini söylemeyen de ben iken nedense terbiyesiz ben oldum. Pekala. Ama ben size yazınızda var olmayan bir üslupla konuşmadım. Öyle köşeli yorumlarda bulunuyorsunuz ki, insanın karşınızda “Hayır, sanat sizin dediğiniz gibi değil, şöyle” diyesi geliyor. Bunu da yapmayacağım.

            Çünkü sanat ve sanat uğraşı özgür kalması gereken şeyler. Bizim anladığımız bir dilden konuşmasını istemek sanatı ideolojikleştirmek ve kütleştirmek demektir. Bazı sanatı dejenere addetmek iyi bir örneği takip etmek olmuyor. Sermayeyle sanatın ilişkisindeki temel sorunu kabul etmekle birlikte, bir-iki havuz medya organı sponsor oldu diye tüm eserleri itibarsızlaştıran bir yazıya da katılmıyorum, katılmayacağım.

            “Baskı, otorite, ölüm, acı, beton, göç gibi dünya ve ülke meseleleriyle alakalı konular”ın birçoğu Tuzlu Su başlığında incelenebilirdi, bence incelendiler. Bir farkla: Çok daha zevkli, ince ve kafa yormamızı gerektiren bir biçimde. Siz bunu bilmediğiniz ve bilmek istemediğinizi yazınızda ve birçok yorumda ifade ettiniz. Bu yüzden burada bırakalım isterseniz.

  3. Ay

    Bienalin bütün sergilerine gitmedim. Gezdiğim sergilerde ise sizinkine benzer eleştirilerim oldu. Ancak eleştiri biçiminizin yeterli seviyede olduğuna inanmıyorum. Argümanlarınız ‘sanat çok elitist, halktan uzak, anlamayalım diye sanat yapıyorlar’ diye alıştığımız altı doldurulmadan söylenen söylemlerden farksız.

    Kendi çağdaş sanat anlayışınızı paylaştığınız, politik söylemi olmayan sanat eserlerini neden yetersiz bulduğunuzu anlatarak, sanat tarihinden örnekler vererek desteklediğiniz bir yazı çok daha geçerli olabilirdi.

    Bienallerin dünya çağdaş sanat sahnesinde ve türkiye çağdaş sanat sahnesinde varlığını sorguladığınız, dünyadaki diğer bienallerden ve temalarından örnekler vererek Istanbul Bienalinin yetersizliğini tartıştığınız bir yazı mesela..

    Türkiye’de sanat her zaman politik olmak zorunda kaldı. Bu topraklar öylesine karmaşık, dinamik topraklar ki, bir sanatçının soyut kavramlar üzerine çalışması düşünülemez hale geliyor. Ben soyut kavramlar, konseptler ile çalışmanın aslında düşünüldüğü gibi apolitik olduğuna katılmıyorum. Aksine bu çalışmalar algılarımızın, düşünce biçimlerimizin işleyişini sorgular, bize farklı dünya algısının kapısını aralar. Bir ülkeyi değil ama insanı değiştirir bu eserler. Bu konu üzerine daha sayfalarca yazılır tabi..

    Evet Istanbul Bienali’nin bu yıl güçlü bir konseptle yola çıktığına inanmıyorum. Sergilenen eserlerin (gördüğüm kadarıyla) ‘Düşünce Biçimleri Üzerine Bir Teori’ gibi bir başlığın altında fazla birbirlerinden kopuk ve benim sanat anlayışıma göre radikallikten ve yenilikten uzak olduklarına inanıyorum.

    Ancak doğru bir eleştiri önce o sergiyi gezmekte ve bir de geniş bir çerçevede, farklı perspektiflerden ele almakla başlar diye düşünüyorum.

    Sevgiler

    Reply
    1. Lazim degil

      Bana düşmez ama yazarın eleştirisini ya anlamak istemiyorsunuz ya da anlamak işinize gelmiyor. Son iki paragrafı tekrar okumanızı öneririm.

      Reply
  4. İ

    Merhaba. Bu seneki İstanbul bienali değerlendirilirken, atlanmaması gereken şey bu bienalin yoğun ve gayet bilinçli bir şekilde kurgulanmış politik yapısı ve Türkiyenin sürekli yabancılarca -sorumluluk almayan kimselerce yargılanıp kimsenin sahiplenmediği bir toprak parçası haline dönüşmesidir.

    Bienali izlerken tad aldığım nice iş oldu, fakat bu bienali olumlar bir nitelik değil. Bienal nedir, ilk önce sorgulanması gereken bu olmalı. Çağdaş sanatın labirentler içindeki vatansız gösterimidir bienal ve bu şekliyle zaten konunun Türkiyenin dertleri temasıyla belirmesi de oldukça komik ve yapay olacaktı. Bunun yerine -bir slogan oluşturmak ya da apaçık bir başlık yerine, sessizce ve zekice Tuzlu Su tercih edilmiş ve küratorun de pek umursadığını sanmıyorum bu başlığın. Bence burda esas önemli olan, izleyicin bi bilmeceyi çözmek için ya da anlamlandırabilmek için olan kabulleri. Ermeni soykırımı örneğin, yadırganırsa bu bienalin söylediği hiç bir söz yok, izleyici bunu baştan kabul etmeli zaten. Politik bir kabul üzeri kurulmuş olan bu Bienali görseydiniz bu nokta da daha da kızabilirdiniz bence.

    Benim aklımda kalan bir yerleştirmeden bahsedeyim; örneğin Masumiyet Müzesindeki Gorki nin iki resmi. Bundan bahsetmeyi seçiyorum çünkü bence Gorki, bu yıl düzenlenen İstanbul Bienaline ne kadar katıldıysa, biz izleyiciler de koca bir strüktürde konumlanmış piyonlar gibi ancak onun kadar dahil olabildik. Gorki, bienale asla ne katıldı, ne de iradeyle burda olmaya karar verdi, malesef bir başka iradenin kurduğu enstelasyonun ermeni soykırımı temalı bir parçası haline geldi.

    İfadenizin bir anlamlandıramama üzerine kurulduğunu görüyorum, ama bienali görseydiniz arkasında birçok bağlantılar olduğunu ve burda sorunun bir anlamsızlık değil bir rıza problemi olduğunu düşünebilirdiniz.

    Ben bir Türk olarak, bu ülkenin kuruluşundan bugüne sorumluluklarını alıp artık gerçek anlamda düşünce üretmenin yollarını arıyorum ve belli ki sürekli inkar da kalarak bunu başaramayacağız. Bu yüzden bu yılki İstanbul bienali bazı parçalarıyla zevkime hitap etmiş olsa da, genelinde ilkesiz ve ideolojik bulduğum bir yapıya dönüştü. Ben de kızgınım, fakat ifade edebildiğim kadar.

    Saygılar

    Reply
  5. L

    Bienali gezmeden bol keseden sallamış. Evde oturup flash tv izlerken canı sıkılıp iki yorum yapayım demiş.

    İstanbul Bienali Türkiye’ye fazla zaten, bunun gibi boş adamlar yüzünden.

    Reply
  6. bitchpleasedontkillmyvibe

    Tuzlu su yaralari temizler, tuzlu su iyilestirirken biraz da tatli tatli yakar. Belli ki seni biraz yakmis. Bienalde cok insancil, hayattan duygularimiza dokunan eserler vardi. Memleketimizi, insanlarini, dogasini gormus gecirmis binalarini anlatan sergiler vardi. Hemen yasanmisligin icindeydi ozellikle de Buyuk Ada sergileri. Ben en cok bu Bienal’i sevdim. Ulkeme yakin buldum. Yasanilanlarin izinde bize kendini hatirlatan cok insani, olayi gordum eserlerde.

    Sanat onemlidir. Sanat kanayan bir takim yaralarla dogar. Yuzumu gulumseten, gozlerimi dolduran anilarim oldu Bienali gezerken. Bunlari yasayamamis olman beni uzdu. Yazindan cok bu beni uzdu. Pesimist diyarlarda gezen tuzlu mu tuzlu goz damlamiz olma. Guzel seyler yaz. Yapici ol. Ulkemiz zaten meyve veren agaclari kese kese bu hale geldi. Yapici ol.

    Reply
  7. Selim

    “Bienal bitmek üzere, hiç gidesim yok. Zaten gitsem de bi bok anlamıyorum. Bari itin götüne sokayım. Hele bir de politikaya bağlarsam sosyal medyada deli gibi paylaşılır.” düşüncesiyle yazılmış ve bu yolda gayet başarılı olmuş bir yazı. Tebrikler.

    Keşke bu kadar sığ bir yazı yazmak yerine, biraz daha derine inerek eleştirebilseydiniz. Çamur atıp sonra da “ama bomba patladı yaaaa” demek çok kolay. Çünkü Bienal’in arkasında yalnızca İKSV yok. Türkiye’deki bağımsız galeri (ki sayıları çok az), sanatçılar, gönüllüler de var.

    Reply
    1. Yaman Kayabali

      Sığdan ziyade basit diyelim. Basit iyidir, kolay okunur, kolay anlaşılır. İnsanların bu kadar iş güç arasında sayfalarca İstanbul Bienali incelemesi okuyacak hali yok herhalde.

      Yazının ana noktası zaten bienalin Tuzlu Su temasının politikadan ve dünyadan kopuk olması. Bütün yazı bienalin siyaset ve dünya gerçeklerinden koşarak kaçması üzerine yazılmışken, “bir de politikaya bağlarsam sosyal medyada deli gibi paylaşılır” derdinde olucak halimiz yok.

      Bienal’in arkasında İKSV ve başka birçok kurum, kişi ve gönüllü (Hatta bu gönüllülerin “sanat aşkına” emek sömürüsüne kurban giden üniversite öğrencisi veya yeni mezun iş gücü olduğunu da unutmayalım) olabilir. Bu durum, bienalin içinde bulunduğu siyasi ve toplumsal çevreden kopuk etkinlikler düzenlemesini veya bizzat sanat çevresindeki insanlara ve hayat tarzlarına hakaret eden AKP’nin yandaş medya organlarını sponsor olarak almayı haklı çıkarmaz.

      Her şeyi geçtim, bienal tanıtım metninde yazılan saçmalıkları hala kimsenin anlayabildiğine inanmıyorum. Belki o da sanatın bir parçasıdır, artık bilemedim. Günümüzde küratörler de sanat yapmaya başladı herhalde.

      Reply
  8. Hasan

    Dolayısıyla bende sizin yazınızı okumadım, sadece bir göz gezdirdim. Bir sanat ürünü hakkında eleştirel şekilde dahi olsa konuşmak iyidir fakat, eleştirinizin sonucunda siz daha iyi olacağına inandığınız bir sanat ürününü ortaya koyacakmısınız? Bu soru en önemlisi.

    Reply
    1. Cansu

      Hasan bey, sanat eleştirisi yapmadan önce çok daha temel bir konu olan Türkçe imla kurallarını öğrenmenizi öneririm.

      Reply
  9. SD

    Keske yaziya “Bienal’e gitmedim” diye baslamak yerine zaman ayirip Bienal’i gezip, ondan sonra yazini yazsaydin. Yazdiklarindan hoslanmayanlarin yaziyi ve yazani karalamalarina firsat vermissin.

    Hicbir sergiyi gezmenin, gören bir göz icin zaman kaybi olacagini düsünmüyorum. Bir sanat eseri bence “olmus” veya “olmamis” demek icin degil, ilham almak icin, ben olsam neyi farkli yapardim, bu eser bana neyi cagristirdi, diye düsünmek icin görülür.

    Ada’daki meshur heykellere ulasmak icin Trocki’nin evinden geciliyor. Beni heykellerden cok Trocki’nin evinin hali etkiledi: cürümeye birakilmis bir harabe. (Sirf bunu görmek bile, yazan, cizen, düsünen bir kisi icin zaman kaybi degildir bence.)

    Guardian’da okudugum bir elestri, “tuzlu su” temasina ve meshur fil heykellerine biraz daha anlam verebilmemi sagladi. Ben heykelleri gördügümde tek cagristirdiklari Nuh’un Gemisi olmustu. Yazi ise bu yaz iyiden iyiye patlak veren mülteci krizine gönderme yapmis, bu birbirlerinin üzerine cikmis hayvan heykellerinin baska kiyilara vuran bedenleri animsattigini söylemis. Nitekim birkac gün önce Bodrum’da Suriyeli bir cocugun cansiz bedeni kiyiya vurmustu. – Ama orada filin önünde fotograf cektiren yüzlerce kisinin kaci bunu anladi, düsündü, onu bilemeyecegim. Tam da bu, senin elestrine candan katildigim bir nokta.

    Dolayisiyla “deniz kiyisinda sapkali beyaz fil – cünkü cagdas sanat” diyerek görmek zahmetine bile katlanmadigin bir heykele tas atmani sig, hatta saygisizca buluyorum. Bahsettigin “adi lazim degil”in heykele ucube demesinden cok mu farki kaldi simdi bu elestri seviyesinin? Yazini tekrar ele alip bunlar üzerinde calisabilecegini düsünüyorum.

    Beni Bienal’in gezdigim kisimlarinda gördügüm hemen hicbir sey etkilemedi. Etkileyecek gibi olanlar bile zorlama geldi, iyi bir romani okudugumda, iyi bir film izledigimde veya iyi bir tabloya baktigimda aldigim o dolaysiz zevki kesinlikle almadim. Duygularima hitap etmedi.

    Tüm bunlar bir yana, kralin ciplak oldugunu dile getiren bir yazi okumaktan memnun oldum. Bienal’i gezdikten sonra bu yaziyi yazsaydin, ve sarkastik-alayci bir dil yerine daha bilimsel, ciddi bir dil kullansaydin, daha da memnun olurdum. Bienal’i sadece gezmek de degil, bolca zamanini ayirarak, arastirmalarla destekleyerek, anlamadiklarini anlamak icin caba harcayarak. Eger orda yapilan serginin bastan savma yapisini elestireceksen, senin yazin bastan savma olmamali.

    Eger öyle yapsaydin, tartismak icin daha elverisli bir platform olusturmus olurdun, insanlar Bienal’i gezmemis olmana takilamazdi. Belki simdi burada daha farkli konular tartisiliyor olurdu. Yaziyi tekrar ele alip, daha nitelikli bir sey ortaya cikarmani öneriyorum. Basarilar!

    Reply
  10. Pe

    “Tuzlu Su gibi suya sabuna dokunmayan bir tema yerine, baskı, otorite, ölüm, acı, beton, göç gibi dünya ve ülke meseleleriyle alakalı konular çok daha anlamlı olurdu.” cümlesini kurmuşsunuz. Ad sizi yanıltmasın başlık ve içeriği de tam okumanız ve anlamanız lazım ki sanırım o noktada biraz zorlanmışsınız. Ki başlık bu konuları fazlasıyla kapsıyor bir yerde. Bienali’i dolaşsanız ve okumuş olsanız bu değindiniz her konu hakkında eser olduğunu bilmiş olurdunuz, ermeni soykırımdan, şehirleşme ve doğaya, iğneada’da ölüme bırakılan 1000’lerce köpeğe, amerika veya kendi toprağımızda yaşayan vatandaşlarımızın yaptığı ve yaşadığı göçler üzerine eserler vardı ve bakın bunlar sadece bir kaçı… Buraya yazılan yorumları ve cevaplarınızı da okudum ama cidden aşırı sığ ve aşırı yüzeysel yazıp böylesine “atıp tutmak” (yaptığınız tam anlamıyla bu çünkü) yerine gezmiş görmüş olsanız, önyargınızı ve pesimistliğinizi bırakıp biraz yapıcı olup okusaydınız daha iyi olurdu bence. Okuyun…
    Sevgiler

    Reply
  11. b.t.

    sn. yaman kayabalı, yorumlarınıza katılıyorum. “kimsenin anladığını sanmıyorum” dediğinizde üzerine alınıp “hayır, hayır, anlamamış ve yetersiz kalmış olan sensin; ben anladım! ” diyecek olanlar çoktur, nitekim burada örnekleri de görmüşüz. “metnin obskürantizminden” dem vuran yorumcuyu okurken gülümsemeden edemedim, zira tam da sizin eleştirdiğiniz yaklaşıma sahip zihniyete ait bir yorum gibime geldi. mimar sinan üniversitesi’nde resim okudum, üzerine aynı bölümde yüksek lisans yaptım. bu işlerden biraz anladığımı sanıyor(d)um. john cage’in piano başına geçip tek notaya basmadığı performansı izledikten sonra, çıkanların “ah, süper bir performanstı şekerim, işte sanat!” vb yaptıkları yorumlarla buradaki yorumları (yaklaşım olarak) çok paralel buldum.
    not: izlemek isteyenler için; John Cage’s most famous musical composition is called 4’33 (bu “musical composition” ı çok beğeneceklerini sanıyorum)

    Reply
    1. E.S.

      Sayın B.T., yorumumun sizi gülümsetebildiğine sevindim. Sanatı Yaman Kayabalı’ndan daha iyi anladığımı söylemedim, her şeye rağmen okulsuz bir sanatsever olarak konuşuyorum. (Siz okuluna gitmişsiniz, ne güzel. Yaman beyle ders verin.) Yine de okuldan çıkınca yasaklamacılık anahtarı olduğunu düşünmek anlayamadığım bir konu.

      Metni anladığım şekilde ifade ettim ve bienale giden biri olarak yazarın anlamadan ve yorumlamadan seyreden çoğunluk eleştirisinin doğru olmadığını dile getirdim. Bu kadar basitti o kısım. Ortalama bienal seyircisi ve katılımcısı için söylenen bu laflar gereksiz, mesnetsiz ve geçersiz dedim. Yazı belki biraz şairane ama o kadar “obskürantist” değil, dedim. Siz tabii bunu alıp nerelere gitmişsiniz. Keşke söylediğim şeylere cevap verseymişsiniz John Cage konseri gibi alakasız yerlerde beni bulmaya çalışmak yerine. Ben yazıya ve yoruma cevap veriyorum, sizlerse defleksiyon yapıp kafanızda binlerce insana hitap ediyorsunuz.

      (Çağdaş müzik söz konusuysa ben daha ziyade Philip Glass’çıyımdır bu arada. Ama bu önemli değil herhalde.)

      Reply
    2. Yaman Kayabali

      Kesinlikle katılıyorum. Her ne kadar John Cage’in dünya tatlısı muazzam bir insan olduğunu düşünsem de işlerini ben de beğenmiyorum.

      Reply
  12. E.k

    Elestiri yapan kisi her kimseniz kavramsal olarak dusunmediginiz apacik ortada .. Tuzlu su diyince sizinde akliniza deniz tuz katilmis su vs. gelmis belliki. Bu kavram ilk olarak size bunu cagristiriyorsa sanatsal bakis aciniz zaten yok demektir. Tuzlu su denince bir cok anlam cikarilabiliniyor. Biraz beyin firtinasi birazda kavramsal harita olusturarak terorun neden iliskili oldugunu bulabilirsin. Sizin gibi dar dusunceli kelimenin anlamini direk koyarak hazirci insanlar oldugu icin evet bencede bienal bu ulkeye fazla. Ama sanatla ic ice olan insanlar o cumlelerden almasi gerekeni aliyor emin olabilirsiniz. Ayrica kadikoy un ucra bi kosesinde bienal var ve ordakini cogu insan bilmiyor yada bulamiyordu keske bir gitseydinizde ne oldugunu gorseydiniz … 5 tane tv ve besindede ayri ayri ulkede yasanan katliamlar gezi olaylari anlatiliyordu. Bilip bilmeden elestiri yapmissiniz bide bu kadar olay varken bienal nedir diyordunuz bienalde bunlarda vardi dar cerceveli bi olay degildi yani. Birde su var o kadar sergilenen esere bence bilmeden gormeden elestiri yapmak size kalmadi:D komiksiniz bos konusmussunuz bence fazla yormayin kendinizi.

    Reply
  13. H.İ.

    Yaman Bey, yazınızda çok ciddi bir hata veya kasıtlı yanlış var. Bu yazınızın bir eleştiri yazısı olmadığını ve sadece bienali incelediğinizi, eserleri görmediğinizi söylüyorsunuz, aşağıda yorumlarda “bu yazıda da herhangi bir sanat eserinden bahsetmedim” diyorsunuz. Bu durumda baştaki fotoğrafı ve altındaki “15. İstanbul Bienali’nden bir kare: Deniz kıyısında şapkalı beyaz fil – çünkü çağdaş sanat.” cümlesi ne demek oluyor, bu fotoğraftaki bienal eserlerinden biri değil midir? Yaptığınız bir eleştiri değildir de nedir? Açıkcası dediğiniz şekilde bienal incelemenizle bunun hiç bir alakası yok, eseri de gidip görmüş değilsiniz. Hakkında hiçbir şey bilmediğiniz ve görmediğiniz eserler hakkında bu tür yorumlarda bulunmanız, kelimenin en basit ifadesiyle büyük bir samimiyetsizlik, hatta küstahlık. Ayrıca yukarıdaki cümleler ile kendi kendinizi yalanlamışsınız… Üslubunuzdan ötürü sizin adınıza ben utandım.

    Reply
  14. Meltem

    Sayın Yaman Kayabalı,

    Bu ve bir önceki Bienal yorumlarınızı ( eleştirilerinizi) okudum ve maalesef Sanat Tarihi üzerine yüksek lisans almış birinin çağdaş sanata bakış açısının hala bir eseri sırf anlamadı diye yerden yere vurmasının hüznünü yaşadım. Çağdaş Sanata uzak insanların, örneğin Maleviç’in siyah karesine bakıp ” ne var ki bunda bunu ben de yaparım” ve yahut Duchamp’ın pisuarına bakıp “bu da şimdi sanat eseri mi” yorumları kadar sığ buldum iki bienal eleştirinizi de. Sığ diyorum çünkü sanat eğitimi almış bir insanın kullandığınız dili kullanmaması gerektiğini düşünüyorum. Eminim aldığınız eğitim nedeniyle çok iyi biliyorsunuz ki Çağdaş Sanat, klasik dönemden farklı olarak içerisinde felsefe, sosyoloji, politika ve psikoloji gibi bir çok alandan beslenir. Bu nedenle aldığınız eğitime Troçki evinin önündeki eserlere yaptığınız eleştiriyi yakıştıramadım. Bir sanat eseriyle ilgili bir eleştiri yapacaksanız bunu o yerdiğiniz akademik dille ve bilginizle örneklemeler yaparak yapmanız gerekiyor. Aksi halde yaptığınız eleştiri boş konuşmaktan öteye geçemiyor maalesef.

    Bir önceki Bienal eleştirinizde de mesela Gezi eylemlerinin Bienal ile kıyaslanmaması gerekliliğinden bahsetmişsiniz. Size Foucault’un bir sözü ile cevap vermek isterim : “Bizim toplumumuzda sanat, bireyleri ve yaşamı değil, yalnızca nesneleri ilgilendiren bir şey haline gelmiş durumda. Sanatın yalnızca uzmanlar, yani sanatçılar tarafından yapılan özel bir şey olduğunu görüyorum. Oysa neden herkes kendi yaşamından bir sanat eseri yaratmasın ki?Neden bu lamba ya da şu bina bir sanat eseri olabilsin de, benim yaşamım olamasın?”

    Nitekim Bienale katılan bir çok sanatçı da gezi olayları için ” bunu 2 sene de bir yaparsanız Bienal, 3 senede bir yaparsanız Trienal olur” yorumlarını getirmişlerdi ki bence de gezi eylemleri yüzyılın en güzel performas sanatıydı.

    Aldığınız eğitim nasıl bir sanat anlayışı oluşturdu tarafınızda bilmiyorum. Ama sizi eğer ki çağdaş sanat eleştirisi yapacaksanız felsefe, sosyoloji ve psikoloji okumaya davet ediyorum.

    Reply
  15. Sivil Halk

    Evet,evet,evet… Yazdıklarınızın bir çoğuna katılıyorum. Lakin, ‘yapmayın o zaman’ yaklaşımı kesinlikle katılabileceğim bir düşünce yapısı değil.

    Onlar yapacak,biz görüp eleştirip alternatifini,daha güzelini yapacağız böylece geniş bir pazar oluşacak,ak-kara daha net ayrılacak filan… Ama yapmamakla,geri çekilmekle yıllarca yeterince vakit kaybettik bu ülkenin artizleri ve sanatla uğraşan insanları olarak ve bunun asla bir çözüm olamadığının farkındayız,çok net anladık bunu diye umuyorum.

    Reply
  16. bbb

    saçmalık, tarif edilemez sığlık. sanat sadece herkesçe anlaşılabildiği ölçüde mi politik oluyor? sanatın politik konusu yalnızca türkiye’de son zamanlarda yaşanan katliamlardan bi ibaret? böyle bir bienalin istanbul’da yapılması özellikle şu dönemlerde ülkemizin tek boyutlu olmadığını, istanbul’un birçok bölgesini kapsayan bienalin ücretsiz yapılması bence istanbul’u birkaç aylığına farklı deneyimlemeye olarak sunuyor. kaldı ki, bienale gitmeden bu kadar sözcük yazılabilmiş olmanız, türkiye’nin genelini oluşturan “bilgisiz ilgililer”den olduğunuzu gösteriyor. durmadan yanlış karar verilmesinin, toplumdaki algı sorunları ve bilgi kirliliği nedeni de bu. rezalet. bu arada bienalin sanatsal başarısı uzmanlarınca değerlendirilir, bienale gitmeden görmeden diktatörlük blabla ölelim mi yani napalım?! hayat devam ediyor, bunu da unutmamak lazım. insan kendi içinde huzuru bulamadıktan sonra dışsal faktörlerin etkisi sınırlıdır. “Yapmayıverin o zaman bienali kardeşim.” – tek yönlü bir bakış açısı. afedersiniz ama diktatörlük rejimine karşı çıkayım derken diktatörlüğün çok sevdiği sığlıktan nasibini almış görüşler sunmuşsunuz. kısaca sizin istediğiniz gibi olmayacaksa hiç olmasın. var mı böyle bir şey? bienale hiç gitmeden bu kadar çok şey yazabilmeniz… sözde solculuk. evet, her şeyi biliyorsunuz (!), entellektüel düşük ve devrik cümlelerinizle kendinizi layıkıyla ifade etmişsiniz, gerçekten güzel değerli yorumlarda bulunmuşsunuz. sanattan, politikadan, demoktasiden anlamadığınız besbelli. belki biraz ağır oldu ama ne yazacağımı bilemedim, sözüm ona “diktatör”ün söylemlerinden, onun yandaşlarının gösrüşlerinden daha saçma yazınız. ben şahsen önceki bienallerden daha az sevmiş olsam da ufuk açıcı bir deneyimdi. maksat da bu değil mi! iki seneki sonraki bienale biraz da yüzeysel yorumlarla gelmeniz dileğiyle, kolay gelsin!

    Reply
  17. Hande

    “Yapmayıverin o zaman bienali kardeşim”

    Gercekten mi? Bu mudur? Hareketsizlik önerisi. Ülke birçok yerinden dökülürken, “iyi yöneticilerimiz yoksa sanat da olmaz olsun kardeşim der gibi.”

    Sponsorluk meselesiniz pek bir küçümsemişsiniz Yaman Bey. Türkiye’de sanata dair iyi işler yapan, köklü vs. bir kurum olan IKSV’nin işlerini düzenli takip ediyorsanız görmüşsünüzdür ki sponsorluklarının o veya bu nedenle ciddi düştüğü birçok dönemlerde de kaliteli işler çıkarmaya çalışılmıştır. Ha amacım IKSV’yi övmek değil ama pragmatik olarak Türkiye’de sanatın gerçek anlamda insanlara ulaşmasındaki neredeyse güçlü aparatüse sahip kurum olarak, ne olursa olsun sanat yapmayi birakmamalilar “kardesim”

    Diğer okuyucular söylenecek herşeyi söylemiş zaten. Çok iddialı bir başlıkla büyük umutlar yaratmışsınız. Fakat okuduğunuz okullar, farklı fikirleri tartıştığınız çevreler bakımından gayet doyurucu bir eğitim geçmişiniz olduğunu kısa biyografinizden tahmin ediyorum. Bu sebeple, konu hakkında biraz daha derinlikli bir yazıyı Version 2.0 şeklinde paylaşmanızı canı gönülden diliyorum.

    Reply
  18. NA

    Acikcasi bienalin bir cok ayagini gezmis bulunmaktayim. Ve soyledigin siglik aslinda bienalin cogu noktasinda kendini belli ediyor. Tuzlu su temasinin anlami aslinda acilari dindiren olmasindan cok aslinda aciyi unutturmayan anlaminda kullanilmis. Ki bienal metninin daha ikinci paragrafinda bu yaziyor. Keske ilk cumlede okuyup birakmasaymissin. Ayni zamanda sanatin kolay okunabilir sarti ne zamandir var acaba? Ki genel olarak iki uc cumlede anlasiliyor uzerine saatleri harcayip sanat alimi olmaya da gerek yok. Anlamak icin biraz emek harcamaktansa hic zarar gelmez. Bunun yani sira aslinda bienalin istanbul modern kismi degil ama galata rum okulu icerisinde politik soylemi olan bir cok is bulunmaktaydi ayni zamanda depo’da da. Bienal katilimcilarina da bakildiginda bir kisminin politik calismalari bulunmakta ki bunlari ayni sekilde bienalde de devam ettirmislerdi. Zaten dagitilan mekanlara baktiginda cok azicik da ulke tarihini dusununce tuzlu su temasinin o kadar anlamsiz olmadigi belli oluyor. Ancak sana katildigim nokta eger ki acinin dalgalanmasiysa mevzumuz bunu gercekten her yerde gorebilmemiz gerekirdi sinirli kalmamaliydi iki uc yerle. Ve ulkedeki ve cografyadaki aci dolu tarihse irdelenmesi gereken bunu sadece konusabildigi, onun kafasini (iksv) zorlamayacak sekilde secilmemesi gerekirdi. Tam tersi kolaya kacilmayacak konulara da yer vermesi gerekirdi. Bazi noktalarin sebeplerini anlayabilsem de iyi bir bienal oldugunu dusunmuyorum guclu isimlere ragmen. Ama senin yaklasiminin da gezmeyen biri icin fazla sert ve anlamsiz oldugu asikar.

    Reply
  19. nergiz

    Lafı geçmişken e-skop’ta yayınlanan 7. Berlin bienali yle ilgili yazidan bir alıntı yapayım. “7. Berlin Bienali küratörleri Artur Zmijewski ve Joanna Warsza Kasım 2010’da, Bienal’e katılmak isteyen sanatçılara başvurularına politik görüşlerini açıklayan bir metin eklemeleri için bir çağrı yayınladılar. Ardından küratörler, Amerika ve Avrupa’daki işgal hareketlerini Bienal’e davet eden bir metin kaleme aldılar. Bienal’in başlığı “Korkuyu Unut: Sanat için Eyle” olarak belirlendiğinde Zmijewski’ye göre konsept çok açıktı: “Gerçekten işe yarayan, gerçekliğe damgasını vuran ve siyasetin performe edilebileceği alanlar açan işler sergilemek.” Zira küratörlere göre sanat, “biz sıradan insanları eylem ve değişimin araçlarıyla donatacak performatif ve etkili bir siyasete alan açan” araçlardan biriydi.[1] Çağrıya hem sanatçılar hem de aktivistler icabet ettiler. Sonuçta Bienal’in ana mekânı KunstWerke Institute for Contemporary Art binasında sergilenen işlerin hemen yanında “Occupy Berlin Biennale” alanı açıldı. İşgal hareketlerini Bienal’e getirmeyi amaçlayan bu alanda tertemiz bir çadır, takas pazarı, işgal kütüphanesi kuruldu, duvarlar afiş ve şablonlarla kaplandı, yatay örgütlenen, konsensüsle karar alan asambleler düzenlendi. Bir süre sonra işgal alanının “insanat bahçesine” dönüştüğünü düşünen “bienal aktivistleri”, Bienal gibi kurumların işgal hareketinin karşı durduğu çağdaş neoliberal mekânlardan biri olduğunu dile getirerek, önce Deutsche Bank binasını işgal etti ardından diğer hareketleri de benzer kurumlarda yaratıcı eylemler yapmaya çağırdı.” Bu da bienal, sanatçılarla aktivistleri biraraya getiren, rollerini kaynastiran, kendini bile muhalefet bir bienal. Herkes bu perspektiften bakmak zorunda değil tabi sanata ama simdinin koşullarında, ülkenin tam olarak böyle cesur, yüksek sesli ve kizgin bir bienale ihtiyacı vardı diye düşünüyorum.

    Reply
  20. mehmet aydın

    yazıda sanatsal bir eleştiri bekledim, bulamadım. siyasetçileri ve gazeteleri eleştirmek için sanatsal başlıklar kullanmak da sanatın bir başka istismar yöntemi olsa gerek. ironik bir şekilde kendi kazdığı kuyuya düşmüş yazar. evet gercekten sanatçıların ve sanatın mevcudiyeti gunumuzde çok iç açıcı bir durumda değil ama bu durumu eleştireceksek yöntem doğru olmalı.

    Reply
  21. Ali Duman

    Ister orasından bak ister burasindan tamamen dangalakca kurgulanmis bir bienal, bir kere bienal var olan eserleriyle degil bu eserlerin sergilendigi yerler icin geziliyor, bir kisiden bile gezdigi eserleri begendigini duymadim ama herkes ya adadaki evler ne guzel diyor, sanat elestirisi yokmus yazinizda yorumlar oyle diyor varsin olmasin zaten bu bienalde sanat mi var allah askina bu nasi bir masturbasyondur arkadas ben de bunu anlamiyorum,.. guzel yazmissin bey babam amma velakin ne ise yarar, bok satsan satilir konstanniyyede, en kotu konser bileti haftalar oncesinden biter, lale kartki gerzekler gitmeyecekleri tum festival biletlerini onceden alirlar, laleler…

    Reply
      1. Ruya Tuna

        Gerçekten öğrenmek istediğinizi varsayarak gerçekten cevaplıyorum. Öncelikle tabi ve tabii farklı iki kelime. Tabi bağımlı demek, bir şeye tabi olmak anlamında. Şapkalara savaş ilan edilmeden önce şapkalı yazılıyordu. Tabii doğal demek. Tabii ki, doğal olarak anlamına geliyor, iki i ile yazılıyor haliyle. Dahi anlamında de’nin eklenmesi hepten alakasız. Son 10 yılda televizyonla jargona girmiş bir kalıp, yanlış ve kötü. Hayır sokaktaki insan kullansın bir şey demiyoruz ama sanat blogunda, işi yazı yazmak olan insanın tabii ki demeyi bilmesi lazım. Belki ben küçük bir şeye çok takılıyorum ama daha ilk cümleden böyle ‘sığ’ bir hata ile karşılaşınca yazının geri kalanını büyük bir önyargıyla okudum. İnsan iksv’nin yaptığı, eşinin de ülkede yapılmadığı bir bienal etkinliğine dair haklı eleştirilerini dile getirirken ifadesine de dikkat etmeli ki ciddiye alınabilsin. Neyse en nihayetinde burada denilenlere katılmıyor muyum? Katılıyorum. Ama bu kadarı olmuş. Siz daha güzelini yapın, gidelim madem. Tamam bienal metinleri anlaşılmaz olabilir ama özellikle Perili Köşk’teki işler bence çok etkileyiciydi. Carolyn’in küratörlüğüne laf etmemek lazım. Metinler kasıntı ama işler çok iyi, etkileyici. Mekanlar iyi organize edilmiş. Bir dayanışma hali var. Bienal’in tüm İstanbul’u sarması amaçlanıyordu ki ilk defa bu sene bu amaca da ulaşıldı bence. Her neyse metinler falso olsa da ortaya çıkan işe bakmalı, o kendini anlatır zaten. Falan filan benden bu kadar.

        Reply
  22. g

    Ben de ‘yapmayıverin bienali’ yerine ‘istemeyen kafasını çeviriversin, bienalle ilgilenmesin’ noktasındayım. Avm’ye dönmüş şehirde tamamen ücretsiz, uzun soluklu, alternatif insan ve kent deneyimine odaklanan bu etkinliğe katılmaktan – çok uzun süre hiç para harcamadan, biletixde f5 yapmadan -, içeriğini, harcadığım zamanı kendim belirlemekten son derece mutluyum. Her tarafından vasatlık akan bu ülkede İKSV gibi kuruluşların kendi kemik kitlelerine özel etkinlik düzenlemek varken tüm kenti ve kentlileri içeren dev bir olay için bu kadar emek, zaman ve para harcamalarına ciddi olarak şaşırıyorum (iksv üyesi değilim). Ben olsam uğraşmazdım, Kültür Bakanlığı uğraşmıyor mesela. Zenginler Zorlu Center’da Broadway müzikali izlerken geriye kalanların katıldığı sanat etkinlikleri daha da azalsa indirgemeci bakış açımızla tüm evren (neyse ki) bizim argüman çizgilerimiz içinde kaldığı için rahatlayacak mıyız? Ya da İKSV ‘katliamlar’ temalı bienal yapsın/dayak yesin/yapamasın, bu iş sonsuza kadar iptal edilsin daha iyi olur, HAKLI çıkmış oluruz, daha çok kaybetmiş oluruz ama olsun yine haklı mı oluruz, öyle mi? Sonuç olarak ‘laikçi dernekler ve kapitalistler’ sayesinde ‘hapis olmadığım’ ama ‘nefes aldığım’ alanlar yaratıldığı için çok mutluyum.

    Reply
    1. Yaman Kayabali

      Bienal yapılmayınca ne kaybediyoruz tam olarak? Muazzam bir yüksek sanat kaybı mı yaşanıyor? Yaşam alanımız mı gidiyor? Büyükada’daki konakları tanımak için bienal gibi bir etkinliğe mi ihtiyacımız var? Yeniköy’deki kiliseleri keşfetmek için 15. bienali mi bekleyeceğiz?

      İKSV’den veya bienalden vasatlık akmıyor mu? Küratörü dünya yıldızları arasından seçerken, üniversite öğrencisi veya yeni mezunlarını gönüllülük adı altında / veya komik paralara köle gibi çalıştırıp emek sömürmüyorlar mı?

      Bienal ücretli olsa kaç kişi gider? Bu yüzden ücretsiz değil mi?

      Bienal gibi bir sanat etkinliğin, suya sabuna dokunmadığı sürece Zorlu’daki Broadway müzikallerinden ne kadar farkı olabilir?

      Bienali istemeyen kafasını çevirsin demişsin. Daha iyisinin yapılmasını dileme hakkımız yok mu? Ne verilirse onunla mı yetineceğiz? Bienal kamusal bir etkinlik değil mi? İstanbul Bienali adını taşıyan bir etkinliğe her vatandaşın yorum yapma hakkı olamaz mı?

      Reply
  23. zeynep

    aynı hissiyatla gitmemiştim ben de bienale, zaten son zamanlarda gittiğim birkaç sergide büyük ölçüde sürekli birilerinin şaka yaptığı hissiyatıyla çıktığımdan bienal iyice uzaktı.. bienalde eleştirel işler de olabilir, ama birkaç aklı başında, samimi sanatçının çalışması böylesi bir coğrafyada durumu kurtaramıyor ne yazık ki.. züğürt tesellisi bile olamıyor çünkü böylesi bir ortamda “solunum problemimizi” tuzlu suların yatıştırmayacağı aşikar, gerisi ise terane.. en son salt’ta nereden geldik buraya denen sergiye gittim ve büyük bir öfkeyle çıktım. lisede dönem ödevi yapan öğrencinin hazırlayabileceği cinsten bir sergi.. birileri bizimle dalga geçiyor olmalı.. ama tr’deki güncel sanat ortamının büyük ölçüde bir şakadan ibaret olduğu düşünülünce aslında bunlara da şaşmamak gerekiyor.. tek teselli sanatın coğrafyası olmadığı, dolayısıyla burada sergilenen paçavralara mecbur değiliz..

    Reply
  24. e. ahmet tonak

    özellikle dil konusundaki eleştirilere tamamen katılıyor ve bunun nedenlerinin tartışılmasını gecikmiş bir ihtiyaç olarak görüyorum.

    yazıda bu konuya hiç değinilmediği, kimsenin çıkıp “kral çıplak” demediği iddiası var. fazla iddialı bir iddia. çünkü, tam da bu konuya önceki bienal bağlamında bianet’teki yazımla değinmiştim. atlanmış olmalı.

    söz konusu yazıya aşağıdaki link’ten erişilebilir:

    http://bianet.org/bianet/siyaset/146610-bienal-in-simyevi-donusumu

    Reply
  25. muzaffer

    Sidik de tuzlu bir sudur,sanat yapın ama yüzümüze de işemeyin kardeşim.Derinlerdeki sırrı keşfederken oksijensiz de kalmayın.hayat yoksa sanat da olmuyor.bir sonraki bienali çimentosuz beton temasıyla yapın,ben kesin katıırım bu temaya ve eserim de fes takmış bir kobra olacak.

    Reply
  26. Parna-Beka

    Bu yazınızı, sonra buradaki yorum-eleştirilere cevabınızı okudum. Buradaki çoğu yorumları okuyunca, ilk önce facebook sayfalarında haber sitelerinin linklerine yapılan yorumlar aklıma geldi. Yorumları okurken asıl konudan kopup başka yerlere sürüklendiğinizi fark edersiniz ya, işte o türden yorumlar… Her şey bir yana, insanların öldürülmesi için çağrı yapan köşe yazarları olan, kitlesel katliamları görmezden gelen veya çarpıtan gazetelerin bu bienalın sponsorları arasında olması, bu bienala ağır bir eleştiri yazmaya yeter de artar bile. Geri kalan konuları, yakın bir zamanda, bienallerin bile düzenlenemeyeceği bir diktatörlüğün hakim olduğu ülkede, fısıltı halinde konuşuruz.

    Reply
  27. Güldem Üçok

    Bütün yorumları büyük bir ilgiyle ve hüzünle okudum..Ben,bizi ülke genelinde kuşatmış,hatta esir almış cehalet,düzeysizlik,acımasızlık ve evet” Diktatörlük” gerçeğinin öfkesini bir avuç okuyan-düşünen entellektüel olarak çok haksız yere birbirimize kustuğumuzu düşünüyorum.Çünki hakedenlere karşı günden güne elimiz kolumuz bağlı,onlar bizden daha kalabalık ve daha gaddarlar.İşte bu yüzden birbirimizi tepeliyoruz..Bu da incir çekirdeğini doldurmayan bir konuda bile anlaşamayıp birbirimizi gereksiz yere didiklediğimiz için -çünki bir sanat tartışması değil,politik konuda da aynı tutum içindeyiz-cahiller,elindeki 3 satırı bile okuyamayanlar tarafından ”güdülüyoruz” ..Bize de ”Bienal” faydalı mı,değil mi türünden ”Bilgiç”tartışmalar kalıyor kardeşim….

    Reply
  28. Sua Soysal

    Çeviri hususunda ; malesef bazı sözcüklerin bazı dillerde taşıdığı anlamları başka dillerde eşdeğer anlamlarla ancak başka sözcükler kullanarak ifade edebiliriz. Draw sözcüğü ile çizime atıfta bulunarak kullanılan tekrarlayıcı ifadeleri Türçe ye aynı atıfla taşımanın bir yolu yok, ya da ben bulamadım . Ama metnin ile ilgili olarak şunu söyleyebilirim. Bir sergideki eserler nasıl ilk bakışta çağrıştırdığının çok ötesinde anlamlar içeriyorsa , üzerine kafa yormaya sevkediyorsa onları tanımlayan metnin de bu tür bir efor gerektirmesi anlaşılabilir bişey bence. Yardımcı olursa benim çıkarımımı paylaşayım ; Bir düşünce teorisi tuzlu su ‘yu, ve onunla ilintili dalga ve düğüm formlarını ve temsil ettikleri akışkan ve süregenle , sınırlı ve sonlu arasındaki zıtlığı çevreler …(bunun çeviri değil içerik açıklaması olduğunu hatırlatmakta fayda var)…. Bu teori (Çizime atıfta bulunarak) sınırlandırır, çekilir (geri çekilme), uzatır, yararlanır(deniz-kara ilişkisine de gönderme yaparak). Bunları açıkta (karadan uzak, denizde) düz yüzeyler üzerine yapar parmak izleriyle, ama ayrıca derinde , su altında da yalın-açık olana yapar kodlanarak bürünmeden önce…(bu insan eli ile yaratıcılığı ile üretilen eserlerden ve suyun şekillendirdiği doğal yapılardan bahsediyor belki de sular altında kalan eserlerden de ve artık izleri doğaya ait paternlerle örtülü -bitkiörtüsü,mercanlar gibi- olanlardan… Ayrıca denizin karaya ve katıya şekil vermesi ile insanın elleriyle birşeye şekil vermesini benzeştiriyor şiirsel bir dille)

    Reply
  29. Sua Soysal

    Metnin içeriği dışında belirtmek istediğim birşey var. “Deniz ve İstanbul ” çok güzel düşünülmüş ama denizden de öte, tuzlu su hayat demek can demektir. Yaşam formlarını oluşturan temel bileşiktir. Bence bir bienal için seçilmiş en iyi temalardan birisi…

    Reply
  30. Ufuk Tolga Savaş

    Yazınızı okudum, yorumlalrı da okudum. Sizin yazınızda katıldığım ve katılmadığım noktalar elbet var. Yine aynı şekilde yorumlarda da katıldığım ve katılmadıklarım var, ancak buraya yazmamın sebebi, hangisine katılıyorum ya da katılmıyorum dan öte, insanların istediği gibi düşünme, istediği dili kullanarak yazma ve istediği fikirleri söyleme özgürlüklerinin en doğal hak olduğunu düşünmem. Bir başka deyişle; insanlar istediklerini yazabilir ya da konuşabilir. Yazdıklarının yada konuştuklarının üzerine tartışma da çıkabilir, gayet normal ama bu durumu tartışmaya hatta kavgaya dönüştürmek elbette olmaz, olmamalıdır.

    İkinci olarak, fikirlere açık olmak gerektiğini düşünüyorum. Fikirler, düşünceler yüzeysel olabilir, kötü ya da yanlış da olabilir. Ama her türlü fikri duymak, bilmek gerektiğini düşünüyorum.

    Son olarak bizler bienali, bütün eğitimimiz, kültürümüz ve birikimimiz ile değerlendiriyoruz oysa, sanat, bienal, sergi toplumdaki herkes içindir. Herkesin sanata katılamaması ya da anlayamaması durumu anlaşılabilir ama bu derece toplumdan kopması biraz tuhaf değil mi sorusunu da sormak gerek. Bu derece toplumdan kopması karşısındaki görüşleri de mutlaka bilmek gerek. İşte bunun için Yaman Bey’in yazdıklarını çok doğru bulmasam da önemsiyorum. Saygılarımla.

    Reply
  31. Barış

    Yazınız doğrularla tıka basa dolu olduğundan ve bizim sanatçıdan geçinen tayfamızın büyük kısmı lümpence yaşamayı çok sevdiklerinden verdiğiniz tepkiye itiraz edenler olması normal. Bu işten ciddi şekilde ekmek yiyen bir çok arkadaşım var ve işlerine uzaktan dahi bakmayı kabullenemiyorum. Çünkü çoğu birer Dali veya Picasso gibi yaşamayı istiyorlar ama hem yeteneksiz hem de gündemin sorumluluklarına son derece kayıtsızlar.

    Yorumlara bakınca o klasik soru dolandı hemen zihnimde.. Sanat ne içindir ? Ortaya konulandan kimse bir şey anlamasın ama yine de biz işimize bakalım, etliden sütlüden uzak kafamıza göre takılalım diyebilirsiniz. Ama o zaman kimin için ve ne amaçla yapılmıştır diye biri de çıkar adama sorar. Sorma hakkı da vardır. Organizasyonu tip kutusuna dönüştürüp bahşiş veren elleri öpenler sanatçı diye karşımıza çıkarsa ve kendilerini kafdağının ötesinde sanarlarsa sorma hakkı doğar. Sosyal bir sorumluluk duygusu ellerini sızlatıp başlarını ağrıtabilir bazı sanatçıların. Neden uğraşsınlar ki bu dönemde birşeyleri hissetmeye veya hissettirmeye. Şampanyalar her nasılsa patlar, eller hararetle yine sıkılır, vodvil devam eder. Ciddi bir tema veya davranış biçimi seçmeye ne lüzum var ki ?

    Normaldir davranışları diyebilir miyiz ? Evet bence çok normaldir.Hele şehir de Istanbul gibi, sömürünün ve köleliğin başkenti olursa gayet normaldir. Bienal veya ne ıvır zıvır etkinlik yapılsa da , toplumun %99.9’undan kopuk , anlam taşıma gayreti göstermeyen her şey yine de her türlü kabul görür. O filden ne derin anlamlar çıkar , hiç ben bilebilir miyim ?

    Ama işte O biri de size bu yazıyı giydirir. Bunu yapıcı bir eleştiri olarak görmeli , şikayet edeceğinize manasızlığın ve tükenişin dışında ne yapabiliriz diye düşünmelisiniz. Bir tane hayatımız var. Lütfen abukluklarınızla içinden bir saniye bile çalmayın. Bu kahrolası mesajı yazmak bile yeterince uzun sürdü….

    Reply
    1. -- ---

      Olayın özünü anlayan birisi olarak mesajınızı zevkle okudum.

      Bana göre Pragmatism in etkisinde şekillenen küresel dünyada romantismin hayatta kalmaya çalışmasının çığlıkları olarak kendini “sanatçı” olarak gören insanlar ve güç grupları bu geleneği sürdürmeye en az bir yüzyıl daha devam edecekler, devam etmek zorundalar. Hergün hemen hemen her mesleğin teknoloji ile önemsiz hale geldi evrensel bir toplum olarak her kültür bu sorunlara kendi içinde cevap vermek zorunda. Eğer yapamazsa bunun acısını başka ülkelerin kültürlerine toplumunun kaymağını sistematik bir şekilde kaybederek ödemelidir. Türkiye bu bedel ödeme şeklini gelenek haline getirmiş bir ülke olarak dünyadaki pozisyonunu politik olarak belirlemiştir.

      Reply
  32. hikimato

    Yaman Bey yazinizda ifade etmeye calistiginiz gayet net bir konu… bienaldeki metni anlayan degerli sanat takipçileri sizin basit dille yazdiginizi neden anlayamadi ben onu anlamadim :)

    Gercek su ki yaklasik 2000 senesinden bu yana sanat adi altinda garip seyler yapiliyor diye dusunuyorum. Yapilan butun calismalari ve eserleri benim anlamam mumkun degil ancak lisede baslayan guzel sanatlar egitimim uzerine lisans, master ve doktora egitimimle belli bir anlama duzeyine ulastigimi dusunerek yorum yapma hakkini kendimde buluyorum. Eger sanati sadece bizler anlayacaksak “sanat”in ve “sanatçi”nin misyonunu yeniden irdelemek gerekmektedir.

    Reply
  33. minnoş

    Yazının “İstanbul Bienali’nin bir saçmalık üzerine kurulu olması” başlıklı ilk bölümünü okudum, ikinci kısmında hızlıca göz attım. Sıkılana kadar da yorumlara baktım ve anladığım kadarıyla bu yazıya itiraz eden insanlar İKSV’de falan çalışıyor herhalde, çünkü bienali bu kadar can siparane savunduklarına göre ya bu işten evlerine ekmek götürüyorlar ya da bienale olmayan bir mana atfetme konusunda kendilerini ikna etme kapasiteleri çok yüksek ve bu çok hastalıklı bir durum. Yazının yüzeysel olduğunu, bienali basite indirgediğini öne sürerek itiraz edenler olmuş. Katalogdaki her saçma sapan cümle için sayfalarca yazı döşenmeye neden gerek olsun? Bu tam bir vakit kaybı olurdu. Yazara katılmadığım tek nokta, yanlışsam düzeltin, metnin bütününden çıkan “ülke bu durumdayken tuzlu su ne alaka” tespiti. Bu bienal Türkiye’de bunlar hiç yaşanmıyormuşçasına sadece tuzlu suyla ya da bambaşka bir konuyla da ilgili olabilirdi. Kimse elinde “duyarsız kalmamamız gereken gündem maddeleri” listesine göre sanat üretmek zorunda değil. Buradaki asıl sıkıntı -bir örnekle açıklamak gerekirse- bienalin önümüze kayıkta şiir okuyan şaka gibi bir Füsun Onur koyup bununla tatmin olmamızı beklemesi.

    Reply

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *