Sanata Değer Verenler ve Vermeyenler*

*Bu yazı daha kısa bir haliyle puhudergi.com’da yayınlanmıştır.

Türkiye’de sanata ve tarihi mirasa yeterli değerin verilmediği aşikar. Eğer yeterli değer verilmiş olsaydı İspanya, Fransa veya İtalya’daki şehirlerde olduğu gibi, Türk şehirlerinin de tarihi dokusu biraz olsun korunmuş olurdu. Maalesef Türkiye’nin şehirlerinde tarihi doku dediğimiz olgu bir kaç istisna dışında sadece cami, sur ve hisar gibi tek tük yapılardan ibaret. Antik Yunan, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı gibi büyüleyici kültürlere ev sahipliği yapmış topraklarda bu zengin geçmişin izini sürmek ne kadar mümkün? Neden Türkiye kültür miraslarına yeterli değeri göstermemiş ve hala göstermemek de ısrar ediyor? Bunun cevabı belki de Batı Avrupa ülkeleriyle Türkiye’nin birbirlerinden farklılaşan tarihsel gelişiminde…

Pergamon Sunağı’ndaki heykeller ve sunağın batı cephesinin rekonstrüksiyonu

Pergamon Sunağı’ndaki heykeller ve sunağın batı cephesinin rekonstrüksiyonu

Sanat tarihi ve arkeoloji gibi disiplinlerin 18. yüzyıldan başlayarak Avrupa aristokrasisiyle ortaya çıktığı söylenebilir. Sanatının köklerini Antik Yunan’a dayandıran Avrupalılar gibi bir aristokrat zengin sınıfına sahip olmayan ve sanat anlayışı Batı sanatından neredeyse tamamen farklı olan Osmanlı’da sanat tarihi ve arkeoloji gibi disiplinler Avrupa’yla eşzamanlı olarak gelişmedi. Bu da, muazzam miktarlarda tarihi esere ev sahipliği yapan Osmanlı topraklarının batılı meraklılar tarafından hunharca yağmalanmasına neden oldu.

Osmanlı yöneticilerinin cehaletinden beslenen ve kimi zaman yasal, kimi zaman da kaçak yapılan bu yağmaların meyvelerini Avrupa’nın büyük müzelerinde görmek mümkün. Bugün British Museum, V&A veya Louvre gibi müzelerde gezen Türk ziyaretçilerin “Aa bu heykeli de bizden almışlar, bu çiniler bizden gitmiş, Fatih Sultan Mehmet’in meşhur tablosu neden Londra’da acaba?” gibi cümleler kurması hiç de şaşırtıcı değil. Ama bir müze var ki, Anadolu’dan oraya götürülen eser ne bir tablo, ne bir parça seramik ne de bir heykel. Berlin’deki Pergamon Müzesi, müzeye adını veren ve Türkiye’nin Bergama şehrinden götürülmüş bir antik Yunan tapınağı olan Pergamon Sunağı’na ev sahipliği yapıyor.

Bergama’dan getirilen sunak için inşa edilen Neoklasik üsluplu müze binası

Bergama’dan getirilen sunak için inşa edilen Neoklasik üsluplu müze binası

Pergamon Sunağı, Batı Anadolu’da, günümüzde Bergama şehrinin bulunduğu yerde, milattan önce 2. yüzyılda başkenti Pergamon olan Attalid Hanedanlığı’na mensup Kral II. Eumenes tarafından yaptırılmış. Özgün halinde sunağın etrafını çevreleyen, Berlin’deki müzede ise sergilendiği salonun duvarlarına yerleştirilmiş mermer heykeller sanat tarihçileri tarafından Helenistik sanatın en önemli işleri arasında sayılmakta.

Athena’nın savaştığı Alkyoneus isimli Gigant’ın Athena’nın elini tutuşuna ve göğsünden ısıran yılana dikkat

Athena’nın savaştığı Alkyoneus isimli Gigant’ın Athena’nın elini tutuşuna ve göğsünden ısıran yılana dikkat

Coğrafi olarak geleneksel Yunan topraklarında ortaya çıkan Klasik Yunan sanatının katı kurallarının yavaş yavaş gevşemesi ve Anadolu, Mısır, Suriye gibi bölgelerin yerel gereksinim ve geleneklerinin Yunan sanatıyla bir sentez oluşturmasıyla Helenistik üslup adı verilen tarz ortaya çıktı. Bu üslubun belirleyici özelliklerinden olan duygu ve hareket betimlemelerini, Pergamon Sunağı’nın duvarlarına esasen kabartma olarak yapılan fakat neredeyse duvardan fırlayacakmış kadar hareketli gözüken heykellerde de gözlemlemek mümkün. Sunağın çevresinde yer alacak şekilde tasarlanan heykeller, Yunan tanrılarıyla Gigantlar arasındaki savaşı anlatıyor.

Solda: Savaş sırasında Hekate. Sağda: Nereus, Doris ve yine saçından yakalanan bir Gigant

Solda: Savaş sırasında Hekate. Sağda: Nereus, Doris ve yine saçından yakalanan bir Gigant

Müze ismini Pergamon Sunağı’ndan alsa da içeride dillere destan başka eserler de var. Bunların arasında en dikkat çekenlerden biri de şüphesiz Babil Kralı II. Nebukadnezar tarafından yaptırılan İştar Kapısı. Pergamon örneğinde olduğu gibi kapıya ait kalıntılar Irak’tan Berlin’e getirilmiş ve eksik parçalar yenileriyle tamamlanarak bir rekonstrüksiyon oluşturulmuş. Esasında arka arkaya iki parçadan oluşan İştar Kapısı’nın daha büyük olan ikinci kapısını da Berlin’e getiren Almanlar, kapının müzeye sığmayacağını düşündükleri için şimdilik depoda saklıyorlar. Bu kapıya ait, üzerinde hayvan tasvirleri bulunan bazı duvar döşemelerinin de İstanbul’daki Eski Şark Eserleri Müzesi’nde olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Solda: Günümüzde kayıplara karışmış Babil şehrinin meşhur İştar Kapısı’nın kalıntılarıyla oluşturulmuş rekonstrüksiyon. Sağda: Konya’daki Beyhekim Camii’nden alınmış mihrap.

Solda: Günümüzde kayıplara karışmış Babil şehrinin meşhur İştar Kapısı’nın kalıntılarıyla oluşturulmuş rekonstrüksiyon. Sağda: Konya’daki Beyhekim Camii’nden alınmış mihrap.

Pergamon örneğinde olduğu gibi Anadolu’dan götürülen bir başka eser de binanın üst katında yer alan İslami Eserler Müzesi’ndeki, Konya’nın Beyhekim Camii’nden alınmış, 13. yüzyılın 3. çeyreğinde yapılmış çinilerle bezeli mihrabı. Pergamon Sunağı’nın Osmanlı hükümetiyle yapılan pazarlıklar ve sözleşmeler sonucu getirildiği müze tarafından açıklanmasına rağmen Beyhekim mihrabının Berlin’e nasıl getirildiği sergi alanında belirtilmemiş. Geçtiğimiz yıllarda TRT’nin hazırladığı ve bir bölümünü bu mihraba ayırdığı Yitik Miras belgeselinde bu eserin yasadışı yollarla ülke dışına çıkarıldığı iddia ediliyor. Belki ilerleyen yıllarda bu ve benzeri durumdaki diğer eserlerin de Türkiye’ye dönüşünü görebiliriz.

Peki Türkiye bu kayıplardan ders aldı mı? Sanmıyorum. Yani günümüzde yurtdışına eser çıkışı elbette bir yüzyıl öncesine kıyasla çok daha sıkı takip ediliyordur fakat hala sahip olduğu eserleri layıkıyla koruyup, sergileyen bir ülke olamadık. Topkapı Sarayı’nda padişah tahtını kendi lojmanına taşıtıp, Mecidiye Köşk’ünde kahvaltı eden müze müdürleri gibi utanç verici yöneticilere sahibiz. Bu taht taşıma olayı gazetede yayınlandıktan sonra bakanlık tarafından Konya Müze Müdürlüğü’ne atanan bu kişinin geçtiğimiz aylarda Mevlana Müzesi’nin bahçesindeki 750 yıllık Şeb-i Arus havuzunun yerini değiştirdiğini ve havuzun taşlarının da taşınırken kırıldığını unutmayalım. Bu örnekten yola çıkıp büyük bir genelleme yapmak çok doğru değil tabi ama Türkiye’de de bu topraklara ait eserlerin sergilendiği, Pergamon Müzesi gibi bir müze olmadığı da bir gerçek.  Umut edelim ki önümüzdeki yıllarda kültür mirasları konusunda daha olumlu adımlar görebilelim.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *